Dosis sola facit venenum
(Yalnız miktar zehiri belirler)

Paracelsus

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Hangi İlaçlar Güneşe Karşı Hassasiyet Yaratır?

Güneş ışığı ve ilaçlarımız arasındaki ilgiden haberdar mıyız?

Yaz aylarında özellikle tatil yapanlar için güneşlenmek olmazsa olmaz bir etkinliktir. Güneşin cildimize ve genel sağlığımıza olan birçok yararı bilinmektedir. Bununla birlikte özellikle belirli saatlerde güneş ışınlarının cildimiz üzerinde zararları da bulunmaktadır. Bundan korunmak için genellikle güneş koruyucu ürünler kullanırız.

Bu genel ve bilinen durumu özetledikten sonra değinmek istediğim asıl konuyu hemen açıklamak istiyorum. Bazı durumlarda, örneğin bazı ilaçları kullanıyorsanız, güneşte bulunmak normalden daha olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Bazı ilaçlar ışığa karşı duyarlılık oluşturabilir. Şöyle ki bu ilaçları kullanan kişilerin derileri ışığa karşı daha hassas olur ve güneş ışığına maruziyet sonucunda güneş yanığına benzer belirtiler, kızarıklık veya başka etkiler görülebilir.

Şimdi bu duyarlılığı oluşturabilen bazı ilaç gruplarına göz atalım. İlaç grubunu yazıp yanına parantez içerisinde etken maddeleri yazacağım.

Bazı Antibiyotikler (Siprofloksasin, doksisiklin, levofloksasin, tetrasiklin, ofloksasin, trimetoprim)

Antifungaller (Flusitozin, griseofulvin, vorikonazol)


Antihistaminikler (Setirizin, difenhidramin, loratadin, prometazin, siproheptadin)


Kolesterol Düşürücüler (Simvastatin, atorvastatin, lovastatin, pravastatin)


Diüretikler (Tiyazidler: hidroklorotiyazid, klortalidon, klortiyazid; diğer diüretikler: furosemid, triamteren)


Steroid Olmayan Ağrı Kesici İlaçlar (NSAİİ) (İbuprofen, naproksen, selekoksib, piroksikam, ketoprofen)


Oral Kontraseptifler ve Östrojen


Fenotiyazinler (Trankilizanlar, antiemetikler: örnekler, klorpromazin, flufenazin, prometazin, tiyoridazin, proklorperazin)


Psöralenler (Metoksalen, trioksalen)


Retinoidler (Asitretin, isotretinoin)


Sülfonamidler (Asetazolamid, sülfodiazin, sülfometizol, sülfometoksazol, sülfopiridin, sülfosalazin, sülfozoksazol)


Sülfonilüreler (Glipizid, gliburid)


Kozmetikte Kullanılan Alfa Hidroksi Asitler (AHA'lar)


Bu etken maddeli ilaçlar dışında bir de Sarı Kantaron (Hypericum perforatum) adlı bitkinin toprak üstü kısımlarının zeytinyağı içinde bekletilerek hazırlanan yağı da yara ve yanık gibi olgularda kullanılmaktadır ancak unutulmamalıdır ki bu yağ ışığa karşı duyarlılık oluşturmaktadır. Bu yağı kullanıp güneşe çıkmayınız. 


Diğer bazı bitkilerin de böyle özellikleri bulunmaktadır. Bunları da ekleyerek uzatmayalım. Her zaman söylediğimiz gibi eczacınıza danışmadan asla hiçbir ilacı ya da bitkisel ürünü kullanmayınız. 


Bu noktadayken önemli bir uyarı yapmak zorundayım. Bu etken maddeli ilaçları alan herkes mutlaka bir alerjik sorun yaşamaz hatta bir kez sorun yaşayan birisi bir sonraki ilaç kullanımında aynı sorunu yaşamayabilir. Yani bu ilaçları kullanıyorsanız hemen endişe etmenize gerek yok. Bazı insanlar güneş ışığına duyarlı olabiliyor ve bu duyarlılık ilaçlarla daha da güçlenebiliyor. Eğer bu konuda bir endişeniz varsa basit önlemlerle riski azaltabilirsiniz.

Örneğin;

Saat 10 ile 14 arası güneşe maruz kalmaktan kaçınabilirsiniz.
Geniş spektrumlu yani UV-A ve UV-B ışınlarından sizi koruyabilecek bir güneş koruyucu kullanabilirsiniz. Uzun kollu gömlek ve pantolon giyerek korunabilirsiniz. Unutulmaması gereken bir durum da su ve kumdan yansıyan güneş ışınlarının normalden daha güçlü olduğudur. Buna da dikkat etmek gerekir.

Bu yazının kapsadığı uyarılar Amerikan İlaç ve Gıda dairesinin sitesindeki bir bildiride yer almaktadır. (https://www.fda.gov/drugs/resourcesforyou/specialfeatures/ucm464195.htm)

Herkese güzel bir yaz dönemi dilerim.

Ecz. Fadıl Kaan KURAN

13 Mayıs 2018 Pazar

Margaret Thatcher'ın Hocası Nobel Sahibi Kristalografi Uzmanı Dorothy Hodgkin

Anneler günü vasıtasıyla bugün başarılı bir kadın bilim insanından bahsedeceğim. Adı Dorothy Hodgkin, seçkin bir kimyacı.


Dorothy Hodgkin 1910 yılında Kahire'de doğdu. Babası o yıllarda Mısır'ın eğitim biriminde çalışıyordu. Tahmin edileceği üzere o yıllarda Mısır bir İngiliz sömürgesiydi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Dorothy ve kız kardeşleri İngiltere'de büyükanne ve büyükbabasının yanındaydı. Anne babaları ise Sudan'da kalıyordu. Savaş 1918 yılında sona ermiş Dorothy de onları 1922 yılında ziyaret etmişti. İşte bu ziyareti sırasında orada babasının arkadaşı, devlet görevinde bulunan bir kimyacı Dr. A. F. Joseph ile tanıştı. Bu tanışıklık onun kalan yaşamında büyük bir kimyacı olması yolunda attığı ilk adımdı. Dr. Joseph onun kimyaya olan ilgisini arttırdı.






Dorothy Hodgkin eğitimini İngiltere'de aldı ayrıca Oxford Üniversitesi'ne girebilmek için özel ders de aldı. Oxford Üniversitesi'ne bağlı kız kolejlerinden biri olan Somerville Koleji'nde kimya eğitimi almaya hak kazandı. Okuldaki bitirme projesinde okulun ünlü kimyacılarından Herbert Powell'ın, X-Ray laboratuvarında çalışan ilk öğrencisi oldu. Okuldan üstün başarıyla mezun olduktan sonra John Desmond Bernal'in gözetimi altında doktora çalışmalarını yapmak üzere Cambridge Üniversitesi'ne  gitti. Doktora çalışmasında bir proteinin düzenli bir yapıya sahip olduğunu ilk kez gösteren kişi oldu. Doktora çalışmasından sonra Somerville Koleji ona çalışma teklif etti ve o da Oxford Üniversitesi'ne 1934 yılında döndü ve 1977'de emekli oluncaya kadar orada kaldı.

Dorothy Hodgkin, 1945 yılında, çok önemli bir antibiyotik ilaç olan "penisilin"in atomik yapısını aydınlattı. Bu keşfi çok önemli bir başarıydı ancak 1949 yılına kadar bu çalışması bazı güvenlik nedenleri ve ticari nedenlerden dolayı yayınlanmadı. Daha sonra 1954 yılında B12 vitamininin yapısını aydınlattı. Bu çalışmada UCLA'dan Ken Trueblood ile işbirliği yaptı. Sonucunda bu çalışmasıyla 1964 yılında Nobel Kimya Ödülüne layık görüldü. Nobel'e layık görülmesi "X-ray tekniğiyle birçok biyokimyasal maddenin yapısını tanımlaması" şeklinde açıklanmıştır. Gerçekten de o bu alanın en büyük isimlerinden olmuştur. Başlıkta da belirttiğim gibi Dorothy Hodgkin Nobel Kimya Ödülü alan tek İngiliz bilim insanıdır.

                                            

Ona Nobel Ödülü kazandıran B12 vitamini çalışmasına müteakip kendisi "insülin" molekülü üzerine yoğunlaşmıştır. 1969 yılında da insülin molekülünün yapısını çözmüştür. Bu çalışmasına 1934 yılında başlamış ve tamamlaması tam 35 yıl sürmüştür. 1934 yılında başlayan bu proje bir süre rafa kalkmak durumunda kalmış çünkü X-ray kristallografi yöntemi o zamanlar karmaşık molekülleri çözebilecek nitelikte değildi. Uzun bir süre bu teknik yetersizlikleri gidermek için uğraştıktan sonra insülin çalışmasına geri döndü ve sonunda zor da olsa bu projeyi başarıyla sonuçlandırdı. Bu çalışma insülin molekülünün yapısının daha iyi anlaşılmasını ve buradan hareketle diyabet hastaları için tedavi geliştirilmesini sağladı.

Başarılı bir akademik kariyerin yanında Dorothy Hodgkin ciddi bir sağlık sorunuyla da mücadele etmek zorunda kaldı. Kendisine 24 yaşında romatoid artrit tanısı konuldu. Bu durum yıllar içerisinde kötüleşti ve sonunda el ve ayaklarında deformasyonlar oluştu ancak bu olumsuzluklara rağmen alanında hep etkin oldu ve yaşamdan kopmadı. Öyle ki 83 yaşında Pekin'de Uluslararası Kristallografi Kongresine katıldı.




Dorothy Hodgkin başarılı bir bilim insanı olmasının yanında toplumsal ve politik alanlarda da etkin olmuştur. O konuya da biraz değinmekte yarar var. Kendisi sosyalistti. Sosyalist ve komünist yönetimlere destek oldu. Bu durum onun ABD ile uzun yıllar sorun yaşamasına neden oldu. Artan tanınırlığı sayesinde SSCB'de hapsedilen çok sayıda insanın özellikle de bilim adamlarının salıverilmesi için uğraştı. Bunun yolu olarak açıktan çalışmalar yapmanın SSCB yönetimi ile olan ilişkilerine zarar vereceğini düşündü ve yönetime kişisel mektuplar yazdı. Bu şekilde iletişim kurdu. Bu çalışmaları onu Pugwash adlı kuruluşun başına getirdi. Orada 13 yıl görev yaptıktan sonra o görevi bıraktı.

Pugwash nedir? Kısaca ona da değinmek istiyorum. Bu kuruluşun amacı, silahlı çatışmaları azaltıp uluslararası güvenliğe karşı olan odaklara önlem almanın yollarını bulmak için bilim insanları ve toplumun yakından tanıdığı bazı kişileri bir araya getirmektir. Nükleer Silah karşıtı bilim adamlarından olan Joseph Rotblat ve Bertnard Russell tarafından 1957 yılında Kanada'nın Pugwash köyünde kurulmuştur. Konunun dışına çıkmadan Pugwash ile ilgili bu bilgiyi de verdikten sonra Dorothy Hodgkin ile ilgili bilgi sunmaya devam edelim.

Demir Lady dediğimizde aklımıza kim gelir? Tabii ki Margaret Thatcher, İngiltere'nin en ünlü başbakanlarından biri. Ülkenin ilk kadın başbakanı. Konumuzla ne ilgisi var? Şöyle ki Margaret Thatcher, 1943 yılında Somerville Koleji'ne kimya eğitimi için burs başvurusu yapar ve reddedilir ancak bursu kazanan kişinin çekilmesi üzerine kendisi kabul edilir. Kendisi Dorothy Hodgkin'in öğrencisi olur ve öğrencilik süresi boyunca "Gramicidin B" adlı molekülün yapısını inceler.

Kimya alanında en üst düzey meslek birliklerinden ödüller aldı. Dünyaca tanınır bir bilim insanı ve aktivist oldu. Yaşamı boyunca sağlık sorunlarına rağmen hep çalıştı. Dorothy Hodgkin 84 yaşında İngiltere'de yaşama veda etti.




Böyle başarılı, kararlı, çalışkan insanların yaşamını incelemek ve örnek almak her zaman değerlidir.

Sevgiyle kalınız,


Ecz. Fadıl Kaan Kuran

30 Mart 2018 Cuma

İki Osmanlı Eczacısı Baba-Oğul Della Sudda'lar

Bitkilerle ilgili yazılara ara verip eczacılık tarihine dönmek istiyorum.
Bu yazıda size iki değerli Osmanlı eczacısını tanıtacağım.
Baba-oğul eczacı Della Sudda'lar...

Francesco Della Sudda


Francesco Della Sudda ve Parlak Meslek Yaşamı

Francesco Della Sudda, Yunan adası olan Syros'tan gelmiş bir İtalyan ailenin çocuğu olarak 1814 yılında dünyaya geldi. Henüz 12 yaşındayken annesini kaybetti ve yaşamına Pera'da bulunan Sainte Marie Manastırı'nın yetimhanesinde  devam etti, orada büyüdü. Eczacılık yaşamına 17 yaşındayken Maltepe Eczanesi'nde yardımcı eczacı olarak başladı ve 3 yıl sonra bu eczanenin baş eczacısı oldu.

Yıl 1837 olduğunda Osmanlı İmparatorluğu Hekimbaşı Abdülhak Molla tarafından Ordu Merkez Eczanesini yönetmek üzere görevlendirildi. Bu, gerçekten sorumluluk gerektiren bir görevdi ve zor bir işti ancak buna rağmen kendisi eğitimine devam ederek 1844 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin eczacılık bölümünden diploma aldı.

1849 yılında Beyoğlu'nda Grande Rue de Pera yani İstiklal Caddesi 159 numarada Grande Pharmacie yani Büyük Eczane'yi açtı. Della Suda adıyla ünlü olan bu eczane uzun yıllar hizmet verdi.

Francesco Della Sudda meslek yaşamı süresince yurtiçi ve yurtdışında birçok bilim topluluğu içerisinde bulunmuştur. Tıp Konseyi, Societe Imperiale de Medecine, Societe de Pharmacie de Constantinople, Societe de Pharmacie de Paris, Societe de Pharmacie de Londres, L'Academie Chirurgicale de Genes gibi. Osmanlı İmparatorluğu Mecidiye ve Osmaniye nişanları sahibidir. 1855'te Kırım Savaşı'ndaki hizmetleri nedeniyle Colonel (Bey) rütbesine yükseltilmiştir. 1859'da ise paşalığa getirilerek Faik Paşa adını aldı ve Osmanlı İmparatorluğu Orduları Merkez Eczanesi yöneticisi oldu.

Uluslararası sergilerde (1851 ve 1862 Londra, 1855 Paris) sunduğu Osmanlı ilaç koleksiyonları büyük ilgi çekti. 1855 Paris Uluslararası Sergisi'nde sunduğu ilaç koleksiyonunun Türkçe ve Fransızca bir kataloğunu yayımladı ve bu koleksiyonu Paris Eczacılık Yüksekokulu Farmakognozi Müzesi'ne armağan etti.

Francesco Della Suda parlak bir meslek yaşamının ardından İstanbul'da 1866 yılında vefat etti.

Osmanlı Eczacılarının Duayeni Faik Paşa Giorgio Della Sudda

Francesco Della Sudda'nın oğlu olan Giorgio Della Sudda 14 Aralık 1835'te Galata'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Saint Benoit Kolejinde tamamladı. 1852 yılında Paris Eczacılık Yüksekokulu'nda eğitime başladı. 1855'te "L'Ammonium" hakkında hazırladığı ve Sultan Abdülmecid'e ithaf ettiği bitirme tezini başarıyla savunarak 20 yaşında birinci sınıf eczacı olarak mezun oldu.

Paris sivil hastaneleri internlik sınavını üçüncülükle kazandı ve ünlü organik kimya profesörleri Gerhardt ve Wurtz'un yanında çalıştı. Türkiye'ye döndükten sonra Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane'ye binbaşı rütbesiyle Kimya ve Fenn-i İspençiyari (Galenik Farmasi) hocası olarak atandı. Daha sonra toksikoloji ve farmakoloji derslerini de verdi. Meslektaşı Pierre Apery, Revue Medico-Pharmaceutique'de onun için şöyle yazar: Fakültemizden mezun bütün çağdaş eczacı ve hekimler onun öğrencisi olmuştur.

Giorgio Della Sudda derslerinde öğrencileriyle iletişim kurmayı başaran bir hocaydı. Derslerini kişisel gözlemleriyle, konuyla ilgili esprili hikayeleriyle zenginleştirirdi. Bu yüzden öğrenciler derslerine büyük ilgi göstermişlerdir. Sınavlarda ise, hataları hoş gören ama bilgisizliği asla affetmeyen, adil ve sert bir yargıç olurdu.

1874'de Harbiye Nezareti Sağlık Meclisi üyesi ve Osmanlı İmparatorluğu Ordusu Eczacılık Bölümü müfettişi olarak atandı. Bu nedenle general rütbesine yükseltildi ve babası gibi o da Faik Paşa adını aldı. 1887'de askeri bir eczacının alabileceği en yüksek rütbe olan tümgeneralliğe getirildi.

Savunma Bakanlığı Merkez Ecza Deposu yöneticisi, Osmanlı İmparatorluğu Askeri ve Sivil Merkez Ecza Deposu yöneticisi, Osmanlı İmparatorluğu Askeri ve Sivil Merkez Eczanesi yöneticisi ve Osmanlı İmparatorluğu Eczanesi müfettişi olarak atandı. Aynı zamanda saray kimyageriydi. 1910'da Sultan V. Mehmed kendisini, saraya ve imparatorluğa yaptığı hizmetlerden dolayı Saray Eczanesi müfettişliğine atadı ve üzerinde kendi tuğrası bulunan altın bir saat hediye etti. Bu hediye sadakatinin, fedakarlığının ve ilminin ödülüydü.

Giorgio Della Sudda da babası gibi uluslararası sergilerde (Londra, Paris, Viyana, Philadelphia, Brüksel) ilaç koleksiyonlarıyla ülkesini temsil etti ve bu sergilerde çeşitli ödüller, onur diplomaları ve madalyalar kazandı. Legion d'Honneur Chevalier unvanı, ülkesinde Mecidiye nişanı ve başkanı olduğu Hilal-i Ahmer Cemiyeti nişanı sahibiydi. Osmanlı eczacılarının duayeni olan Faik Paşa Della Sudda 7 Ocak 1913'te İstanbul'da vefat etti.

Giorgio Della Sudda'nın Eczacılık Alanındaki Araştırmaları ve Yayınları

Giorgio Della Sudda, Paris Eczacılık Yüksekokulu'nda mezuniyet tezi olan "L'Ammonium"la başlayan bilimsel araştırmalarına eczacılığın değişik konularında devam etti ve bu çalışmalarını o dönemde İstanbul'da Fransızca yayımlanan bir tıp dergisi olan Gazete Medicale d'Orient'de yayınladı.

Osmanlı İmparatorluğu'nda kullanılan ilaçlarla ilgilenen ve hazırladığı ilaç koleksiyonlarıyla uluslararası sergilere katılan Giorgio Della Sudda'nın Osmanlı mahmudeleri (şifalı otlar) ve afyonları hakkında hazırladığı monografiler Paris'te yayımlanmıştı. Bitirme tezi de dahil olmak üzere hepsi Fransızca olarak yayımlanmış 20 yayını vardır. Bu yayınlardan ikisi meslektaşlarıyla (La Cava ve L. Fridman) yaptığı ortak çalışmalardır. Della Sudda, ayrıca "farmasötik kimya", "farmasötik preparatlarla yapılan katıştırmalar", "kaynak sularının analizi", "zehirlenme vakaları", "bitkisel ilaçlar" hakkında çalışmalar yaptı. Eczacılık mevzuatıyla da yakında ilgilendi; 1861 yılında yayımlanan eczacılıkla ilgili yönetmeliğin her maddesini tek tek alarak ne kadar gerekli olduğunu savundu. Üyesi olduğu Societe Imperiale de Medecine ve kurucusu olduğu Societe de Pharmacie de Constantinople'un periyodik toplantılarında tebliğler sundu, mesleğinin sorunlarını tartıştı. Osmanlı eczacılığına yaptığı hizmetler ve ilme yaptığı katkılar nedeniyle meslektaşları tarafından Societe de Pharmacie de Constantinople'un onursal başkanlığına seçildi. Della Sudda, Osmanlı İmparatorluğu tıp ve eczacılık camiasında görüşlerine ve bilgisine daima başvurulan, eczacılığın ve eczacıların daha ileriye gitmesi için çaba harcayan bir bilim adamı oldu.

Kişisel Düşüncelerim / Tartışma

Evet, bu iki değerli eczacı ile ilgili verebileceğim bilgiler bu kadar ancak bu kadarı bile bir meslek yaşamı için zaten çok dolu. Özellikle Giorgio Della Sudda'nın mesleğe bakış açısı çok yerinde. Neden mi? Çünkü mesleği bütüncül olarak ele almış. Hemen hemen her alanda çalışmalar yapmış ve kendini her alanda geliştirmiş. Yukarıda verilen bilgilere bakılırsa eczacılığın her dalında uzman olabilmiş. Bu düşünce benim de takip ettiğim bir düşüncedir. Tek bir alanda uzmanlaşmakla birlikte her eczacılık dalında asgari bir bilgi düzeyinde olma uğraşı vermek çok önemlidir. Bu düşünce tarzı gelecekte değerli çalışmalar ortaya koyabilmenin anahtarıdır. Entelektüel bilgi birikimi ile birlikte eczacılık mesleğinin ana dallarında da çok ciddi bir bilgi birikimi edinmiş olmak bu mesleğe karşı sorumluluğumuzdur. Bana göre, eczacı olmak demek sadece eczacılık diplomasına sahip olmak demek değildir. Della Sudda'lar gibi eczacıları tanımak, tanıtmak ve örnek almak bizler için önemli olmalıdır. Dünyada ve Türkiye'de çok değerli eczacılar yetişmiş, çok ciddi işler ortaya koymuşlardır. Bunları görüp yaptığımız işin ciddiyetine varmalıyız.

Della Sudda'ları saygı ve sevgi ile anıyorum.

Sağlıklı ve dolu bir yaşam diliyorum. Boşa harcanacak zamanımız yok. Olmamalı...

Ecz. Fadıl Kaan KURAN 

28 Mart 2018 Çarşamba

Rezene

Bu yazıda adını sıkça duyduğumuz bir bitkiden bahsedeceğim: Rezene

Türkçe: Rezene
Latince: Foeniculum vulgare

Bir önceki yazımda Apiaceae ailesiyle ilgili özet bilgi verip o ailenin önemli tıbbi bitkilerini listeleyip bu aileyle ilgili bir yazı dizisi oluşturacağımı söylemiştim. Bu yazı da o yazı dizisinin ikinci yazısıdır. Şimdi yazıyı oluşturmaya başlayalım. İlk olarak bitkinin tarihsel yolculuğundan daha sonra kısaca botanik özelliklerinden devamında kullanım alanı ve etkilerinden söz edip öneri ve uyarılarla yazıyı tamamlayacağım.

Rezenenin Tarihsel Yolculuğu

Rezene; maydanoz, karaman kimyonu ve dereotu gibi yakından tanıdığımız bitkilerle yakın akrabadır.

Rezenenin tüm kısımları kullanılabilir ve anasonun kokusuna benzeyen hafif bir kokusu vardır. Rezenenin İngilizcedeki karşılığı “fennel” sözcüğüdür. Fennel, eski İngilizcedeki “fenol” ya da “finol”den gelir. Muhtemelen bu sözcük bitkiye Romalıların verdiği “foeniculum” sözcüğünden gelmektedir ki bitkinin bugünkü cins adı budur. Cins adı olan “foeniculum” Latince “saman” anlamına gelen “foen” sözcüğünden gelir. Eski Yunan’da bitkiye “ince yetişmek” anlamına gelen “maraino” sözcüğünden gelen “marathron” adı verilmiştir. Bunun nedeni olarak rezenenin iştah azaltıcı olarak kullanılması gösterilir. Nitekim, yüzyıllar sonra Amerikan püritenleri de rezene tohumunu aynı nedenle yani iştah azaltıcı olarak kullanmışlardır. 


Kurutulmuş küçük rezene tohumları kilise ibadetlerinde açlık sıkıntılarını bastırmak için kullanılırmış. Hipokrat (M.Ö.460-377) ve Dioskorides (M.S. 23-79) gibi hekimler rezeneyi kolik ağrısı çeken bebekler ve emziren annelerin sütlerinin daha rahat gelmesi için önermişlerdir. Romalı hekim ve doğa bilimci Büyük Pilnius rezeneyi 20’den fazla ilaç terkibinde kullanmıştır. Hindistan’da Ayurveda tıbbında da rezene kullanım yeri bulmuştur. Orada sindirime yardımcı olması amacıyla kullanılmıştır. 


Rezeneye hayran kalan Şarlman (M.S. 742-814) bu bitkiyi Orta ve Kuzey Avrupa’ya yaymıştır. Rezene İngiltere’de çok gözde olmuştur. İngiltere’de, tüm hastalıklara iyi geldiğine inanılan dokuz bitkiden biri rezenedir. Avrupalı koloniciler rezeneyi Kuzey Amerika’ya götürdü ve orada sindirime yardımcı, nefes tazeleyici, gırtlak iltihabını ve diş eti enfeksiyonunu giderici olarak ayrıca emziren annelerin sütünü arttırmak için kullandılar. Diğer ilaçlara tat vermesi amacıyla da terkiplere eklendiği olmuştur. Tarihteki kullanımlarına baktığımızda -birazdan açıklayacağımız- bugünkü kullanımlarıyla neredeyse aynıdır. 

Rezenenin Botanik Özellikleri

Botanik özelliklerden genel olarak bahsedeceğim. Ayrıntıya girerek yazıyı boğmak istemiyorum ancak ayrıntılı bilgi isteyen olursa bana ulaşabilir. Her türlü kaynak ve bilgiyi ulaştırırım. Devam edelim.

Rezene, 1-1.5 m boyunda, yaprakları çok parçalı, çiçekleri sarı renkli olan çok yıllık otsu bir bitkidir. Rezene, haziran – ağustos aylarında çiçek açar. Meyveler 6-10 mm boyunda açık veya kirli sarı renkli, kısa saplı tüysüz ve silindir şeklinde olup genellikle kıvrıktır. Bu meyveler Fructus Foeniculi olarak adlandırılır ve Türk Kodeksi’nde (Fructus Foeniculi T.K.) olarak kayıtlıdır. Bu meyveler uçucu yağ taşıması açısından önem taşır. Rezene meyvesinden elde edilen uçucu yağın adı Oleum Foeniculi (Rezene esansı) olarak bilinmektedir. Bu yağ da yine Türk Kodeksi’nde kayıtlı olan bir drogdur. Uçucu yağ meyvenin salgı ceplerinde bulunur ve meyve %3-6 oranında uçucu yağ taşır. Salgı kanallarında bulunan bu uçucu yağ su buharı damıtımı (distilasyonu) ile meyveden elde edilebilir. Uçucu yağ drogun kullanımı açısından önem taşımaktadır. Burada eklemekte yarar gördüğüm bir uyarı var. Meyvelerin çayını yaparken meyveleri toz etmek uçucu yağın meyveden kurtulmasına yardım edecektir ancak çok fazla toz edip öylece bekletmek bu defa yağların uçmasına ve etkinin azalmasına yol açacaktır. Yani meyveleri biraz ezip derhal çay hazırlama adımına geçmek ideal olandır.

Rezeneyi tanımak adına birkaç görsele göz atalım. Aşağıda eklediğim görsellerin ilkinde bitkinin her yanını tanıyabilirsiniz. Diğer iki görselde de doğadaki canlı görünümüne bakabilirsiniz.






Rezenenin Etkileri ve Kullanışı

Rezenenin en çok bilinen özelliği “gaz söktürücü” olmasıdır. Bu nedenle rezene meyvelerinden bir çay hazırlanır ve bu amaçla özellikle çocuklarda kullanılır. Bununla birlikte, rezene, sindirim yetersizlikleri ve ishallerde de kullanılagelen bir bitki olmuştur.

Rezene bu amaçla çok sık kullanılır. Pekiyi, bu bitkinin bu etkisini ve güvenilirliğini ölçen herhangi bir çalışma yapılmış mıdır? Bu sorunun yanıtını Prof. Dr. Erdem Yeşilada’nın İyileştiren Bitkiler adlı kitabında bulabiliriz.

“Bebeklerdeki bu tip şikayetler için yararlanılabilecek başka bitkiler ve ilaçlar da bulunuyor şüphesiz. Peki, rezene çayının diğer seçeneklere oranla ne kadar etkili ve ne kadar güvenilir olduğunu biliyor musunuz? Ülkemizde bir özel klinikte yürütülen bir çalışmada, bebeklerde infantil kolit vakalarında rezene çayının etkinliği incelenmiş. İnfantil kolit, ilk 3 aya kadar bebeklerde sık olarak gözlenen, 3 günden daha uzun süre ile nöbetler halinde huzursuzluk ve günde 3 saatten uzun süren ağlamalar ile seyreden bir durum. Anne sütü alan ve infantil kolik tanısı konmuş bebeklere 3 ayrı grup halinde 10 gün süre ile papatya çayı, rezene çayı ve bu tip vakalarda önerilen bir sentetik ilaç (damla) verilmiş. Tedavi sonucunda düzelme oranları her üç grupta da hemen hemen aynı çıkmış; papatya çayı alan grupta olumlu sonuç gözlenen bebeklerin oranı yüzde 66,1 iken, rezene çayı verilen grupta yüzde 66,7 ve damla ilaç verilen grupta ise yüzde 66,7 bulunmuş. Her üç gruptaki bebeklerde herhangi bir yan etki görülmemiş. İtalya'da yapılan bir çalışmada ise bebeklerde kolik sancılarını iyileştirmek amacıyla rezene meyvelerinin papatya çiçekleri ve oğul otu yaprakları gibi diğer bazı bitkiler ile birlikte çay halinde uygulandığını görüyoruz. Bilimsel kriterlere uygun olarak (randomize, plasebo kontrollü) anne sütü emebilen 93 bebek üzerinde yürütülen bu çalışmada, 46 bebeğe rezene meyvesi, papatya çiçeği ve oğulotu yapraklarını birlikte içeren üçlü bir formülasyon kullanılarak hazırlanan çay bir hafta süre ile günde iki defa uygulanırken, 47 bebekten oluşan kontrol grubuna ise sadece rezene çayı verilmiş. Sonuç olarak bebeklerin kolik sancılarında bu karışımın uygulanması ile belirgin şekilde daha yüksek etkinlik sağlanabilmiş. Bence oldukça yararlı bir karışım tasarımı. Bebeğin sancısını ve gazını gidermesinin yanı sıra rahat uyumasını da sağlayacaktır.”

Rezene çayının bir başka etkisi de “yangı giderici / antiinflamatuvar” etkidir. Bu etkisinden kaynaklı olarak “göz yangılarında” kullanılır. Göz kapağında ya da gözün iç tarafında oluşan bir yangıda taze olarak hazırlanmış ve şekersiz rezene çayına batırılan bir göz pamuğu ile pansuman yapılması durumu hafifletebiliyor. Bir başka kullanım yöntemi ise eczanelerden temin edebileceğiniz bir göz kadehi ile göz banyosu yapmaktır. Bu noktada bir uyarıda bulunmam gerekiyor. Göze uygulamada bulunmak risklidir. Göze uygulayacağını herhangi bir şeyin mikrop barındırmaması gerekir. Bu yüzden rezene ya da başka bir bitkinin özütünü kullanırken doğru bitki seçimi yapmak zorundasınız. Örneğin açıkta satılan bir rezene almanız büyük risktir çünkü ne tip bir mikroorganizma taşıdığını bilemezsiniz. Söz konusu göz olduğu için ben bitkinin bu etkisini söylemekle birlikte bu uygulamadan kaçınmanızı öneririm. Çünkü piyasada, bu amaçla kullanabileceğiniz, rezene kadar hatta rezeneden daha etkili ve steril ilaçlar bulunmaktadır. İllaki kullanacaksanız da bitki, pamuk gibi ihtiyaçları eczaneden temin ediniz ve yapacağınız uygulama ile ilgili eczacınızdan bilgi alınız. Az öncede belirttiğim gibi söz konusu göz ise kesinlikle bir risk almayınız.

Rezenenin çok uzun zamanlardan beri kullanılagelen ve bildiğimiz bir kullanım nedeni de “süt arttırıcı / galaktagog” etkisine dayanmaktadır. Emziren anneler, sütünü arttırmak için bu bitkiye sıklıkla başvurmuşlardır. Öte yandan rezene doğumu kolaylıştırmaktadır. Bu nedenle doğumun son haftasından önce tüketenler olabilir ancak dikkat edilecek nokta doğumun son haftasından önce tüketilen rezene meyvelerinin “düşük riskini arttırabileceği”dir. Bu husus önemlidir ve dikkat edilmelidir. Yani hamileliğin son haftasından önce tüketmek sakıncalıdır. Bu hususa dikkat edelim.

Öksürüğünüz varsa öksürüğü hafifletmek belki durdurmak için bal içerisinde bir çorba kaşığı alarak kullanabilirsiniz.

Devam edelim rezenenin etkilerini konuşmaya…

Bilinen en önemli kullanım nedenlerinden biri de sindirime katkısının olmasıdır. Sindirim sistemindeki düz kasları gevşetici özelliği olan bu bitki sindirimi kolaylaştırmakla birlikte midedeki ekşime gerginlik gibi sorunları da ortadan kaldırmaktadır. Sindirim sorunu yaşayanların yemeklerden sonra rahatlıkla başvurabileceği, mide ve bağırsaklarda oluşabilecek rahatsız edici gaz oluşumunu önleyecek güzel bir seçenektir rezene çayı.

Rezeneyle ilgili bilgi kartı oluşturmakta yarar görüyorum. Derli toplu ve kısa bir kart oluşturalım.

Drog adı: Foeniculi fructus (Rezene meyvesi)

Elde Edildigi Bitki ve Familyası: Foeniculum vulgare (Apiaceae)

Başlıca Etken Maddeleri ve Etkisi: 

Meyveler %2-6 oranında uçucu yağ taşır. Uçucu yağın içeriğindeki maddeler bitkinin görülen etkilerini oluşturan maddelerdir. 
Uçucu Yağ İçeriği: %50-70 t-anetol, %12-33 fenkon ve %2-5 oranında östragol

Dispeptik rahatsızlıklar; mide-bağırsak şikayetleri, şişkinlik, gaz, üst solunum yolu rahatsızlıkları; soğuk algınlığı, öksürük ve bronşitte etkili. Meyveler iyi bir gaz söktürücü, mide bağırsak hareketliliğini arttırır ve spazm çözücü etki gösterir. Özellikle bebeklerde ve küçük çocuklarda gaz ve kolik tarzındaki mide-bağırsak ağrılarında çay olarak kullanılır. Anetol ve fenkonun sekretolitik etkisinden dolayı soğuk algınlığı ve öksürük gibi şikayetlerde sekretolitik ve ekspektoran olarak çayı halinde kullanılır.

Günlük Dozu: Yetişkinler için günlük doz 5-7 g; çocuklar için ortalama
günlük doz 0-1 yas için 1-2 g; 1-4 yas için 1,5-3 g; 4-10 yaş için 3-5 g; 10
yas üzeri çocuklar için ise yetişkin dozu önerilmektedir.

Kullanım Süresi ve Şekli ile İlgili Uyarılar: Cilt ve solunum sisteminde hafif alerjik reaksiyonlar olabilir. Anetole duyarlılığı olan kişilerde ve konvülsiyona neden olabileceği için epileptik hastalarda kullanılmamalıdır. Birkaç haftadan daha uzun süre kullanılmamalıdır. Meyvelerin sulu ekstresi siprofloksasin adlı antibiyotiğin emilimi, dağılımı ve atılımı üzerinde etkili olabildiğinden beraber kullanım durumunda siprofloksasin için yeni doz ayarlaması yapılması gerekir.

Rezene ile İlgili Öneri ve Uyarılar

Rezene çayını hazırlamak için alacağınız rezenenin kalitesi çok önemlidir. Bununla birlikte çayı nasıl hazırladığınız da önemlidir. Bunlar elde etmek istediğiniz etkinin düzeyini belirler. Bu konuyla ilgili yeniden Prof. Dr. Erdem Yeşilada’nın kitabına başvuruyoruz.

“Bitkisel çayları satın alırken ve kullanırken dikkat edilmesi gereken bazı önemli hususlar vardır. Beklenen etkinin en iyi şekilde sağlanabilmesi için bu son derece önemlidir. Bir kere tazeliğine dikkat edilmesi gerekir. Eski, beklemiş ürünlerin, yenileri ile harmanlanarak satışa sunulması sık görülen bir durum! Aldığınız bitki materyalinin ne derece temiz olduğu, daha önce kaç kişinin elinin değdiği konusunda şüpheleriniz olmamalı. Üzerinde mikroorganizmalar ve zararlı toksinleri bulunup bulunmadığı test edilmiş olmalı. Bu nedenle, açıkta satılan ürünlerin kullanılmasını önermiyorum. Tabii rezene meyvelerinin yukarıda bahsettiğim yararlarında, sert meyvelerin üzerinde kanallar içerisinde bulunan uçucu yağın katkısı önemli. Bu nedenle, parçalanmamış meyveler ile hazırlanan çayın içerisinde, yeterli uçucu yağ bulunamayacağından, yeterli etki göstermesi beklenemez. Fazla toz edilmiş meyveler ise uçucu yağın uçarak kaybına yol açacağından, yine etkisini zayıflatacaktır. Bu bakımdan özel değirmenlerden geçirilmiş olması gerekir. Benim önerim güvenilir markaların ürünlerinin tercih edilmesi.

Bebeklere ve göze uygulanacak çayların hazırlanmasında çok daha fazla özen göstermek gerekir.

İlk olarak belirtilmesi gereken husus satın alınacak rezene meyvelerinin kalitesidir; açıkta pazarlanan rezene meyvelerinin hangi mikroorganizmaları taşıdığından emin olamazsınız. Bu yüzden az önce de belirtildiği gibi güvenilir markaların ürünlerinin açıkta satılanlara tercih edilmesi çok daha yararlıdır.

Rezene çayını hazırlamak için kullanılacak suyun içme suyu olması, birkaç dakika kaynatılıp ılıdıktan sonra kap içerisindeki uygun dozdaki rezenelerin üzerine dökülmesi ve 10 dakika (kaynatılmadan) kap içerisinde bekletildikten sonra süzülmesi gibi önemli ayrıntılara dikkat etmek gerekir. Daha yüksek etki sağlamak için kullanılmadan hemen önce rezene meyvelerinin bir havan içerisinde parçalanması yararlı olacaktır. Bu şekilde kanallar içerisindeki uçucu yağın daha fazla miktarda suya geçmesi sağlanabilecektir. Bununla ilgili uyarıyı en başta yine yapmıştık.

Rezene ile ilgili söyleyebileceklerim şimdilik bu kadar. İleride bu bitkiyle ilgili karşılaştığım yeni bilgileri de buraya mutlaka ekleyeceğim. Tüm yazılarda güncellemeler yapacağım. Bununla ilgili ayrıca bilgilendirme yapılır. 

Sağlıklı bir yaşam dilerim. 

Ecz. Fadıl Kaan KURAN



22 Şubat 2018 Perşembe

Umbelliferae / Apiaceae ya da Maydanozgiller Olarak Adlandırılan Bitki Ailesiyle İlgili Yazı Dizisinin İlk Yayını


Bu yazıda bir bitki ailesini tanıtmak istiyorum:  Umbelliferae (Apiaceae)

Bu bitki ailesine önem veriyorum o yüzden buradaki bitkilerle ilgili bilgileri tek bir yazı olarak değil yazı dizisi şeklinde vermek istiyorum.

İlk yayında yani bu yazıda çok genel bilgiler yer alacak. Gelecek yayınlarda ise tek tek bitkiler incelenecektir. Sanıyorum biraz uzun bir yazı dizisi olacak ama yararlı olacağını düşünüyorum çünkü ortalıkta çok dağınık ve çoğu zaman yanlış bilgiler dolaşıyor.

Genel bilgiler ile başlayalım.

Bu Latince adı Türkçeye “maydanozgiller” olarak çevirebiliriz. Bu ailenin üyeleri arasında hemen herkese çok tanıdık gelecek bitkiler vardır. Buradaki bitkilerin bazılarının içerisinde yer alan etken maddeler kanser gibi hastalıklarda ilaç olma potansiyeli taşımaktadır. Bu yüzden bu maddeler üzerinde bugün bazı araştırmalar yürütülmektedir. İlgili bitkiyle ilgili yapacağımız yayında bu araştırmalara da göz atacağız.

Bu ailenin bir adı Umbelliferae diğer adı da Apiaceae olarak bilinir. Bu aile içerisinde bize çok tanıdık tıbbi olarak değerli olan bitkiler bulunmaktadır. Öncelikle bu bitkileri dizelge (liste) olarak verelim sonra da familyanın genel bitki bilim (botanik) özelliklerine bakarız.

Coriandrum sativum (Kişniş)
Cuminum cyminum (Kimyon, Acem kimyonu)
Carum carvi (Frenk kimyonu, Karaman kimyonu)
Laser trilobum (Kefe kimyonu),
Pimpinella anisum (Anason),
Foeniculum vulgare (Rezene),
Ammi visnaga (Kürdanotu, Dişotu, Hıltan, Kılır)
Conium maculatum (Baldıran)
Cicuta virosa (Subaldıranı),
Ferula meifolia (Çakşır otu),
Angelica archangelica (Melekotu)
Angelica sinensis, (Dong Quai)
Centella asiatica (Hydrocotyle asiatica), (Gotu Kola)

Pimpinella anisum (Anason)

Foeniculum vulgare (Rezene)


Bu bitkiler dışında Umbelliferae ailesinde sebze olarak tüketilen kültür bitkileri de vardır: Daucus carota (havuç), Petroselinum sativum (maydanoz), Anethum graveolens (dereotu) ve Apium graveolens var. rapaceum (kereviz) bunlardan bazılarıdır.

Burada belki en çok dikkat çekecek olan bitki “baldıran” olacaktır. Bilindiği gibi çok yakından tanıdığımız filozof Sokrates bu bitki ile zehirlenerek öldürülmüştür. Gerçekten de bu bitki önemli düzeyde zehirlidir. Onu zehirli yapan nedir? Hangi maddelerdir? Nasıl zehirler? Hepsini o bitkiyi yazarken açıklayacağız.

Ben burada sadece en önemli olanlarını dizelgeye aldım ancak bu ailede 300 kadar cins 3000 kadar da tür bulunmaktadır. Bitkiler bir, iki veya çok yıllık otsu bitkiler olup önemli bir özellikleri de “uçucu yağ” taşımalarıdır. Örneğin rakıya keskin tadını veren anason bu ailede yer almaktadır. Anasonu bitki olarak aldığınızda da yine o keskin kokuyu duyumsarsınız. Bu koku uçucu yağlarından ileri gelmektedir. Zaten adı üstünde “uçucu” yağlardır, çok kolay buharlaşırlar ve biz bitkilerin kokularını bu yolla duyumsarız. 

Bu ailedeki bitkilerin uçucu yağları mezokarp adını verdiğimiz yapılarda yer alan “reçine kanalları” içerisinde bulunmaktadır. Mezokarp kavramı, “meyvenin tohumlarının dış sınırı ile meyvenin kabuk kısmının iç sınırı arasında kalan meyvenin içindeki orta bölgenin” adı olarak tanımlanabilir. Bu bölgede iletim demetleri, salgı kanalları ve nişasta bulunur. Az önce de belirttiğimiz gibi bu salgı kanallarından uçucu yağlar dışarı çıkar.

Bu kısa girişle bu ilk yazıyı sonlandırıyorum. Devamındaki yazıda yukarıdaki dizelgede yer alan bitkilerin birini ele alacağım.

Sorulduğunda kaynak belirtilmeyen bilgi zayıf bir bilgidir. Daha önce de söylemiştim yazılardaki herhangi bir bilgi ile ilgili kaynağı merak eden yazsın derhal kaynağı paylaşırım. Kaynak konusu önemli.

Bitkilerle ilgili bilgilerinizi eczacıdan alınız.
Sağlıcakla kalınız.
Ecz. Fadıl Kaan KURAN

20 Şubat 2018 Salı

Güzelavrat Otu (Atropa belladonna) Adının Öyküsü ve Bitkilerle İlgili Önemli Bir Uyarı

Güzelavrat otu (Atropa belladonna) adı nereden gelmektedir?

Atropin içeren "Atropa belladonna" usaresi Orta Çağ Avrupa'sında kadınlar tarafından göz bebeklerini büyütüp daha güzel görünmek amacıyla kullanılmıştır. Bu nedenle bitkiye "güzelavrat otu" adı verilmiştir.

"Atropa" sözcüğü Yunanca "Atropos"tan gelmektedir. "Atropos", Eski Yunan'da ecel ve kader tanrıçasıdır ve ''geri adım atmaz, bildiğinden şaşmaz, bükülmez'' gibi sözcük anlamlarına sahiptir.

"Belladonna" sözcüğü ise İtalyancada "Güzel kadın" anlamına gelmektedir.


Bu kısa ama önemli bir yazı. Neden önemli? Lütfen aşağıdaki uyarıyı okuyunuz.








Önemli UYARI

Bitki zehirliyebilir. Zehirlenmeler, ilaç olarak kullanılan belladonna preparatlarının tıbbi dozun üzerinde alınması veya meyvelerin yanlışlıkla yenmesi sonucu görülür. Tıbbi dozun üzerinde alınma durumu, bitkinin yarar gösterdiği hallerde bitkiden faydalanmak için bilgisiz kişilerin verdiği / yaptığı tarifler sonucu olabilir. Genel Ağ'da (İnternet'te) yararlarından bahsedilir ancak bitkinin kullanım amacına hizmet eden dozun üstüne çıkıldığında zehirlenme görülür. Gerekli doz ayarlaması yapılmadığı, bitki ilaç olarak kullanılabilinecek hale getirilmediği sürece hiçbir şekilde kullanılmamalıdır. Bitkilerle ilgili bilgi alışverişinizi konunun uzmanı olmayan kişilerden kesinlikle yapmayınız.


"Doğal olduğu için zararsızdır" demek büyük bir yanılgıdır. İlaç konusu ciddi bir konudur ve doğrudan insan yaşamına etki etmektedir. İlaç, bitkisel ya da (bu deyime katılmasam da) kimyasal, eczacılığın konusudur özellikle tıbbi bitkilerle ilgili en derin eğitimi eczacılık fakülteleri vermektedir. Eğer bitkisel ürün almak istiyorsanız konuyla ilgili bilgi almak için eczacınıza danışınız. Bu uyarıyı dikkate alınız. İlerleyen süreçte bitkisel ürünlerle ilgili her konuda yazı yazıp karanlıkta bir nokta bırakmamaya çalışacağım.


Bu uyarı ileride yazacağım yazıların bir kısmının ön sözüdür. Bu uyarı içerisinde ele alınması gereken onlarca konu barındırmaktadır. Zamanı geldikçe her başlığa değineceğim.


Toplum sağlığını tehdit eden, eczacılık veya tıpla hiç ilgisi olmayan birtakım insanlara karşı toplumu uyarmak tüm uzman sağlık çalışanlarının görevidir ve sorumluluğudur.


Sağlıcakla kalınız.



Ecz. Fadıl Kaan KURAN

17 Şubat 2018 Cumartesi

En sevdiğimiz içecek: Çay



Çay…
Sevmeyenlerin bile ikram edildiğinde severek içtiği efsaneler konu olan içecek.

Bu yazıdaki hedefim çayın bitkisel boyutunu ortaya koymak, eczacılık yönünden kimyasal içeriğini incelemek, tıbbi etkisinden söz etmek, tarihsel gelişimini ele almak ve kapanış.


Herkese benden çay... :)

Öncelikle, bizi şampiyon yapan sayısal bir veriyi inceleyelim.
Değerlendirme ölçütü “kişi başına tüketilen çay miktarı” olan bir araştırmaya göre Türkiye 3,5 kg ile bu dalda birinci sırada yer almaktadır. İkinci sırayı ise 2,44 kg ile Afganistan alıyor. Toplam çay tüketimine bakıldığında bu dalda birinci sırayı Çin alıyor ancak onlardaki kişi başına çay tüketim miktarı sadece 0,75 kg. Bu sonuç  ülke olarak çayı çok sevdiğimizi doğruluyor. Ben de çok seviyorum ve sık sık çay içiyorum. Kahve de içiyorum ama çayı daha çok seviyorum. İlerde kahveyi de ele alacağız. Özellikle yabancı yerliklerde / sitelerde çok karşımıza çıkar kahve – çay karşılaştırması. Konuya dönelim…

Önce çayın bitkisel yönünü masaya yatıralım. Nasıl bir bitkidir çay?
Çay, "Theaceae / Çaygiller" ailesine ait bir bitki olup Latince Thea sinensis (Camellia sinensis) olarak adlandırılır. Buradaki “sinensis” ifadesi “Çin’de yetişen” anlamına gelmektedir. Gerçekten de bu bitkinin ana vatanı Çin’in güney kısımları ile Hindistan’ın kuzey kısımlarıdır ancak Çin, Japonya,


Tayland, Vietnam, Sri Lanka,  Rusya ve Afrika'nın tropik bölgelerinde
kültürü yapılmaktadır. Anadolu'da Rize bölgesinde Thea sinensis varyeteleri ekilmekte ve bunlardan çay üretilmektedir. Çay, tropik ve subtropik bölgelerde yetişir ve kışın yaprak dökmeyen çalı veya ağaç formunda bulunur.




İlk görselde çayın yaprak şeklini, tomurcuklarını ve çiçeklerini görüyoruz. Diğeri de görüldüğü gibi bir çay yaprağı. Çayın tüm çeşitleri bu üründen elde ediliyor. Sadece işleme süreçleri biraz farklı. Birazdan ona da değineceğim. 

Bu kısım önemli! Burada kimyasal içerikten ve çayın etkilerinden bahsedip uyarılar yapacağız. Buraya dikkat edelim.

İçerikte çok yakından tanıdığımız bir madde, kafein, ayrıca az miktarda teofilin ve teobromin adını verdiğimiz alkaloitler bulunur. Önemli oranda tanen Çay taneni epikateşin, epigallokateşin ve gallokateşin türevi kondanse tanenlerdir. “Bunlar da ne?”, demeyin. Bu saydıklarımı ve daha fazlasını zamanı geldikçe anlatacağım ve birbirleriyle ilişkili olan yazılar arasında bağlantı kuracağım. Örneğin bir yazıda tanenleri anlatıp bu yazıya atıf yapacağım. Bu kafein, teofilin ve teobromin üçlüsü “alkaloit” olarak adlandırdığımız sınıfa girer. Bu alkaloitler özellikle tabii kafein merkezi sinir sistemi uyaranıdır. Bizleri çay, kahve içtiğimizde sabahları ayıltan ya da yorgunken yorgunluğumuza iyi gelen hep kafeindir. Bu özelliklerinden dolayı hem zihinsel hem de bedensel bir uyarıcı / canlandırıcı etkinlik gösterirler. Bu yüzden keyif verir, zihinsel canlılığı arttırırlar. Bizim de çay, kahve gibi içecekleri sık tüketmemizin altında yatan gerçek budur ancak fazla tüketildiklerinde uykusuzluk, sinirlilik ve iştahsızlıkla kendini gösteren bir intoksikasyon görülür. Buna teizm / kafeizm denir. Bu alkaloitler dolaşımı arttıklarından dolayı çay, idrar söktürücü etki gösterir. Ayrıca kalp uyarımı yani çok çay kahve içildiğinde “çarpıntı” dediğimiz durum da fazla tüketimle görülür. Bu yüzden çayın EMA (Avrupa Sağlık Dairesi) Bitki Monograf kaydında “sempatomimetik ilaç” yani daha anlaşılır şekilde söyleyecek olursak “adrenalin etkisi gösteren” ilaç kullanan kişilerde çay tüketimi konusunda uyarı yer almaktadır. O ilaçların etkisinde az da olsa bir arttırım yapabileceği belirtilmektedir. Yine EMA Bitki Monografı çayın kalp-damar rahatsızlığı , kalp ritim bozukluğu, yüksek tiroidi (hipertiroid), yüksek tansiyonu (hipertansiyon), mide ülseri ya da gastriti olan hastalar çay konusunda uyarılıyor. Kafein plasentaya ve anne sütüne geçebilen bir maddedir bu yüzden bebek üzerinde de etki gösterebileceği unutulmamalıdır. 

Bu kadar uyarı sıraladık pekiyi olumsuz etkiler ne zaman görülür? Kafeinin yüksek doz olarak değerlendirildiği dozu 300 mg’dır veya 5 kupa çay art arda içilirse bu da ona eş değerdir. Bu düzeyden itibaren yüksek doza ulaşılır. Ben günde 3 – 4 demlik çay tüketen kişiler olduğunu duydum sizler de duymuşsunuzdur ama bu sağlık açısından hoş bir durum değil. 
Birçok yerde “metabolizmayı hızlandırıp kilo verdiriyor” diyerek çaya yönlendiren yazılar var. Bütün gün oturup çay içerek zayıflamak çok iyimser bir bakış açısı. Hareket olmadan zayıflama olmaz. Zaten o zayıflatıcı bitki tuzaklarını da konuşacağız. Kaç kişinin bu yalanlarla hayatlarını kararttılar…

Eczacılık açısından değerlendirmeye biraz daha devam edelim. Şimdi bu tanen dediğimiz madde grubu “fenolik bileşikler” sınıfına giriyor. Bu fenolik bileşikler sağlık açısından çok değerlidir. Ne yaparlar? Son yıllarda sık duyduğumuz bir kavram var: Antioksidan. İşte, o işi polifenoller çok iyi yapar ve özellikle “yeşil çay”da o polifenoller ciddi oranda vardır. Yeri gelmişken antioksidan ne demek ona da bakalım mı? Bakalım çünkü her yerde karşımıza çıkıyor, çıkacak.

Çeşitli ve birçok unsurun etkisiyle oluşarak kanımızda sağa sola saldırmak üzere gezen moleküller vardır. Bunlara “serbest radikaller” diyoruz. Serbest radikal ve antioksidanlar konusu ayrı ve ayrıntılı bir konu, değineceğiz ileride, şimdi işimize yarayacak kadarından bahsetmeye devam edelim. Serbest radikaller kimyasal olarak en dış yörünge eşlenmemiş elektronlar bulundururlar bu yüzden kararsızlardır ve fazladan enerji yüklüdürler. Bu enerjilerini boşaltmak, elektron eşlenmesini tamamlayıp kararlı hale geçmek için zaten kararlı halde bulunan yapılara saldırırlar ve onların yapılarını bozarlar. İşte bu yapılar vücudumuzun sağlıklı çalışmasını sağlayan yapılar olursa belli bir süre sonra kanser, damar sertliği gibi birçok hastalıklar ortaya çıkabilir. İşte besinlerle aldığımız “antioksidan” dediğimiz yapılar bu “serbest radikaller” ile etkileşime girer ve bu radikallerin bizim vücut yapılarımıza saldırmasını önler. Bu işi de en iyi yapan kimyasal madde gruplarından biri polifenollerdir. Bu anlamda değerlendirince “yeşil çay” ayrıca önem kazanıyor. Daha sonra birçok bitki konuşacağız orada hep antioksidan etki karşımıza çıkacak. Doğa bizi her yönden olduğu gibi bu yönden de iyi koruyor da biz doğayı hiçbir yönden korumuyoruz…

Bir uygulama da çayın astrenjan / büzücü etkisinden yararlanılarak göz altı morluklarını kaybetmek ve gözleri dinlendirmek için yapılır. Hazır torba / sallama çaylar suya konur, bekletilir, çıkarılır suyu sıkıldıktan sonra buzdolabına konur ve soğutulduktan sonra göz kapakları üzerine konur. Burada hem çayın hem de soğuğun dokuları büzücü / sıkıştırıcı etkisinden yararlanılır.

Uygulama bu şekilde ama görseldeki çay başka bir çay da olabilir çünkü bu etkiyi başka çaylarla da sağlayabiliriz. Uygulamanın şeklini göstermek için bu görseli ekledim.

Çayın kanseri önleyici etkilerinden bahseden araştırmalar da vardır. Büyük ihtimalle yine antioksidan özelliğinin sonucudur bu etkisi. 

Elimdeki notlar bitkisel ve tıbbi boyutun sınırlarını bu şekilde çiziyor. Çay içerisindeki maddeler ve kendisi üzerine yapılan araştırmalar vardır ama onları da ekleyerek yazıyı çok uzatmanın gereği yok. Eğer kayda değer bir şey görürsem sonra bir güncelleme yaparım ve bilgilendiririm. Bu görünüm bize çayın ciddi yararları olduğunu, bizi rahatlattığını ve canlandırdığını ama yan etkilerinden kaçınmak için her şeyde olduğu gibi tüketim düzeyini belli ölçüde tutmamız gerektiğini söylüyor. O halde çaya içmeye devam ama ölçülü olmak koşuluyla. 😊

Geçelim şimdi tarihi boyutuna.






Bizim eczacılık tarihinde çok önemli yeri olan bir Çin kralı var. Adı Şen Nong / Shennong / Shen Nung. Çok ünlüdür kendisi çünkü bitkilerle arası çok iyidir. Kendisine sık sık atıf yapacağız. Yukarıdaki betimlerde de Çin kralı ile çayın çıkış efsanesi ve çayın Çin tarihindeki yeri gösteriliyor. Efsaneye göre ilk çay yudumunu o içmiştir. Hem de tesadüfen… M.Ö. 2737 yılında bitkinin kurutulan yaprakları kazayla kaynar su içine düşmüş, su kahverengi olmuş ve sonra dinlendirici bir içeceğe dönüşmüş, kral da bunu içmiş. Güzel hikaye. Ama Çinliler tarihte çaya hep önem vermişlerdir. Kitaplarında, şiirlerinde çaya vurgu hep vardır. Örneğin 780 yılında Taocu şair Lu Yu “Ça Cing” adlı yırında / şiirinde bir çay töreninden söz eder. Kısacası yüzyıllar boyunca çay Çinlilerin ulusal içeceği olmuştur. Çay yerinde durmaz. 9. yüzyılda Budist rahipler onu Japonya’ya götürür. Oradan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi çayı 1600’lü yıllarda Avrupa’ya taşır. İlerde de İngiltere ve Kuzey Amerika kolonileri çaya alışır. Hatta çay vergisi ve çay ticareti savaşlara neden olur bu savaşlarsa Amerikan Devrimi’ni tutuşturur. Çay deyip geçmeyelim tarihsel niteliği de önemlidir. 

Pekiyi, çalı biçiminde yetişen çay nasıl bir süreç sonunda marketlerde paket paket satılır hale gelir? Son olarak bir de ona bakalım. Çay ağacı diyeceğimiz bitkinin kullanılan yeri tepe tomurcuğu ve bunun altındaki iki yapraktır. Bu yapılar en baştaki görsellerde görünüyor. Buradan bildiğiniz gibi iki tip çay elde edilir: Yeşil çay ve siyah çay. Ayrıca son zamanlarda tanınır olan bir çeşidi de “beyaz çay”dır. Bunların arasında ham madde olarak ayrım yoktur. Toplandıktan sonraki süreçler ayrıdır. Siyah çay üretimine devam edelim. Toplanan yapraklar önce raflara serilerek soldurulur ve devamında makinelerde hücre çeperlerini kısmen de olsa parçalamak için bükülür. Soldurulmuş ve bükülmüş çaylar rutubeti olan bir odada fermentasyona bırakılır devamında fırınlarda kurutulur ve sonunda eleme işleminden geçirilerek ayrılır ve ambalajlanarak ticari formda insanlara sunulur. Yaklaşık olarak 1 kg taze yapraktan 220 g çay elde edilmektedir. Yeşil çay ise yapraklar toplandıktan sonra doğrudan kavrulur ya da yaklaşık 90 derece sıcaklığındaki su buharına maruz bırakılır ve makinelerde kıvrılarak kalitelerine ayrılır ve ambalajlanır. Daha az işlenmiş çaya yeşil çay denir dersek yanlış olmuyor. Çayımızın paketlenme serüveni de genel hatlarıyla bu şekildedir. 







 Bu görsellerde de çay hasadıyla ilgili görüntüler var. O bölgelerde yaşayan insanların dramı da bambaşka bir konu... 

Ve kapanış...
Bu konuyla ilgili yazacaklarım şimdilik bu kadar. Eklemek istediğiniz, eleştirmek istediğiniz, sormak istediğiniz şeyler olursa yorum yazabilirsiniz. Bu arada yazılara kişisel blog yazısı olduğu için kaynak eklemiyorum ama kaynaksız tek bir cümle bile yazmıyorum. Merak eden olursa kaynakları da belirtirim.

Çay ile ilgili söylenmiş birkaç güzel sözle yazıyı sonlandıralım. 

“Biz, çayın yalnızlığa iyi gelen tarafını da severiz. Avuçlarken ince belli bardağı, hücrelere kadar hissettiren sıcaklığında unuttuk yalnızlığı.”   -Oğuz Atay

"…ve oturdu mu bir masaya hakkını verir çay içmenin…"   -Cahit Zarifoğlu

"…bir gün çay içelim seninle, çaylar benden manzara senden olsun…"   -Orhan Kemal

"…yazsam okusam okusam yazsam biri devamlı çay verse bana…"    -Ömer Lütfi Mete

"…çayın rengi ne kadar güzel, sabah sabah, açık havada…"   -Orhan Veli Kanık




Ecz. Fadıl Kaan KURAN

Margaret Thatcher'ın Hocası Nobel Sahibi Kristalografi Uzmanı Dorothy Hodgkin

Anneler günü vasıtasıyla bugün başarılı bir kadın bilim insanından bahsedeceğim. Adı Dorothy Hodgkin, seçkin bir kimyacı. Dorothy Hodgkin...