Dosis sola facit venenum
(Yalnız miktar zehiri belirler)

Paracelsus

22 Şubat 2018 Perşembe

Umbelliferae / Apiaceae ya da Maydanozgiller Olarak Adlandırılan Bitki Ailesiyle İlgili Yazı Dizisinin İlk Yayını


Bu yazıda bir bitki ailesini tanıtmak istiyorum:  Umbelliferae (Apiaceae)

Bu bitki ailesine önem veriyorum o yüzden buradaki bitkilerle ilgili bilgileri tek bir yazı olarak değil yazı dizisi şeklinde vermek istiyorum.

İlk yayında yani bu yazıda çok genel bilgiler yer alacak. Gelecek yayınlarda ise tek tek bitkiler incelenecektir. Sanıyorum biraz uzun bir yazı dizisi olacak ama yararlı olacağını düşünüyorum çünkü ortalıkta çok dağınık ve çoğu zaman yanlış bilgiler dolaşıyor.

Genel bilgiler ile başlayalım.

Bu Latince adı Türkçeye “maydanozgiller” olarak çevirebiliriz. Bu ailenin üyeleri arasında hemen herkese çok tanıdık gelecek bitkiler vardır. Buradaki bitkilerin bazılarının içerisinde yer alan etken maddeler kanser gibi hastalıklarda ilaç olma potansiyeli taşımaktadır. Bu yüzden bu maddeler üzerinde bugün bazı araştırmalar yürütülmektedir. İlgili bitkiyle ilgili yapacağımız yayında bu araştırmalara da göz atacağız.

Bu ailenin bir adı Umbelliferae diğer adı da Apiaceae olarak bilinir. Bu aile içerisinde bize çok tanıdık tıbbi olarak değerli olan bitkiler bulunmaktadır. Öncelikle bu bitkileri dizelge (liste) olarak verelim sonra da familyanın genel bitki bilim (botanik) özelliklerine bakarız.

Coriandrum sativum (Kişniş)
Cuminum cyminum (Kimyon, Acem kimyonu)
Carum carvi (Frenk kimyonu, Karaman kimyonu)
Laser trilobum (Kefe kimyonu),
Pimpinella anisum (Anason),
Foeniculum vulgare (Rezene),
Ammi visnaga (Kürdanotu, Dişotu, Hıltan, Kılır)
Conium maculatum (Baldıran)
Cicuta virosa (Subaldıranı),
Ferula meifolia (Çakşır otu),
Angelica archangelica (Melekotu)
Angelica sinensis, (Dong Quai)
Centella asiatica (Hydrocotyle asiatica), (Gotu Kola)

Pimpinella anisum (Anason)

Foeniculum vulgare (Rezene)


Bu bitkiler dışında Umbelliferae ailesinde sebze olarak tüketilen kültür bitkileri de vardır: Daucus carota (havuç), Petroselinum sativum (maydanoz), Anethum graveolens (dereotu) ve Apium graveolens var. rapaceum (kereviz) bunlardan bazılarıdır.

Burada belki en çok dikkat çekecek olan bitki “baldıran” olacaktır. Bilindiği gibi çok yakından tanıdığımız filozof Sokrates bu bitki ile zehirlenerek öldürülmüştür. Gerçekten de bu bitki önemli düzeyde zehirlidir. Onu zehirli yapan nedir? Hangi maddelerdir? Nasıl zehirler? Hepsini o bitkiyi yazarken açıklayacağız.

Ben burada sadece en önemli olanlarını dizelgeye aldım ancak bu ailede 300 kadar cins 3000 kadar da tür bulunmaktadır. Bitkiler bir, iki veya çok yıllık otsu bitkiler olup önemli bir özellikleri de “uçucu yağ” taşımalarıdır. Örneğin rakıya keskin tadını veren anason bu ailede yer almaktadır. Anasonu bitki olarak aldığınızda da yine o keskin kokuyu duyumsarsınız. Bu koku uçucu yağlarından ileri gelmektedir. Zaten adı üstünde “uçucu” yağlardır, çok kolay buharlaşırlar ve biz bitkilerin kokularını bu yolla duyumsarız. 

Bu ailedeki bitkilerin uçucu yağları mezokarp adını verdiğimiz yapılarda yer alan “reçine kanalları” içerisinde bulunmaktadır. Mezokarp kavramı, “meyvenin tohumlarının dış sınırı ile meyvenin kabuk kısmının iç sınırı arasında kalan meyvenin içindeki orta bölgenin” adı olarak tanımlanabilir. Bu bölgede iletim demetleri, salgı kanalları ve nişasta bulunur. Az önce de belirttiğimiz gibi bu salgı kanallarından uçucu yağlar dışarı çıkar.

Bu kısa girişle bu ilk yazıyı sonlandırıyorum. Devamındaki yazıda yukarıdaki dizelgede yer alan bitkilerin birini ele alacağım.

Sorulduğunda kaynak belirtilmeyen bilgi zayıf bir bilgidir. Daha önce de söylemiştim yazılardaki herhangi bir bilgi ile ilgili kaynağı merak eden yazsın derhal kaynağı paylaşırım. Kaynak konusu önemli.

Bitkilerle ilgili bilgilerinizi eczacıdan alınız.
Sağlıcakla kalınız.
Ecz. Fadıl Kaan KURAN

20 Şubat 2018 Salı

Güzelavrat Otu (Atropa belladonna) Adının Öyküsü ve Bitkilerle İlgili Önemli Bir Uyarı

Güzelavrat otu (Atropa belladonna) adı nereden gelmektedir?

Atropin içeren "Atropa belladonna" usaresi Orta Çağ Avrupa'sında kadınlar tarafından göz bebeklerini büyütüp daha güzel görünmek amacıyla kullanılmıştır. Bu nedenle bitkiye "güzelavrat otu" adı verilmiştir.

"Atropa" sözcüğü Yunanca "Atropos"tan gelmektedir. "Atropos", Eski Yunan'da ecel ve kader tanrıçasıdır ve ''geri adım atmaz, bildiğinden şaşmaz, bükülmez'' gibi sözcük anlamlarına sahiptir.

"Belladonna" sözcüğü ise İtalyancada "Güzel kadın" anlamına gelmektedir.


Bu kısa ama önemli bir yazı. Neden önemli? Lütfen aşağıdaki uyarıyı okuyunuz.








Önemli UYARI

Bitki zehirliyebilir. Zehirlenmeler, ilaç olarak kullanılan belladonna preparatlarının tıbbi dozun üzerinde alınması veya meyvelerin yanlışlıkla yenmesi sonucu görülür. Tıbbi dozun üzerinde alınma durumu, bitkinin yarar gösterdiği hallerde bitkiden faydalanmak için bilgisiz kişilerin verdiği / yaptığı tarifler sonucu olabilir. Genel Ağ'da (İnternet'te) yararlarından bahsedilir ancak bitkinin kullanım amacına hizmet eden dozun üstüne çıkıldığında zehirlenme görülür. Gerekli doz ayarlaması yapılmadığı, bitki ilaç olarak kullanılabilinecek hale getirilmediği sürece hiçbir şekilde kullanılmamalıdır. Bitkilerle ilgili bilgi alışverişinizi konunun uzmanı olmayan kişilerden kesinlikle yapmayınız.


"Doğal olduğu için zararsızdır" demek büyük bir yanılgıdır. İlaç konusu ciddi bir konudur ve doğrudan insan yaşamına etki etmektedir. İlaç, bitkisel ya da (bu deyime katılmasam da) kimyasal, eczacılığın konusudur özellikle tıbbi bitkilerle ilgili en derin eğitimi eczacılık fakülteleri vermektedir. Eğer bitkisel ürün almak istiyorsanız konuyla ilgili bilgi almak için eczacınıza danışınız. Bu uyarıyı dikkate alınız. İlerleyen süreçte bitkisel ürünlerle ilgili her konuda yazı yazıp karanlıkta bir nokta bırakmamaya çalışacağım.


Bu uyarı ileride yazacağım yazıların bir kısmının ön sözüdür. Bu uyarı içerisinde ele alınması gereken onlarca konu barındırmaktadır. Zamanı geldikçe her başlığa değineceğim.


Toplum sağlığını tehdit eden, eczacılık veya tıpla hiç ilgisi olmayan birtakım insanlara karşı toplumu uyarmak tüm uzman sağlık çalışanlarının görevidir ve sorumluluğudur.


Sağlıcakla kalınız.



Ecz. Fadıl Kaan KURAN

17 Şubat 2018 Cumartesi

En sevdiğimiz içecek: Çay



Çay…
Sevmeyenlerin bile ikram edildiğinde severek içtiği efsaneler konu olan içecek.

Bu yazıdaki hedefim çayın bitkisel boyutunu ortaya koymak, eczacılık yönünden kimyasal içeriğini incelemek, tıbbi etkisinden söz etmek, tarihsel gelişimini ele almak ve kapanış.


Herkese benden çay... :)

Öncelikle, bizi şampiyon yapan sayısal bir veriyi inceleyelim.
Değerlendirme ölçütü “kişi başına tüketilen çay miktarı” olan bir araştırmaya göre Türkiye 3,5 kg ile bu dalda birinci sırada yer almaktadır. İkinci sırayı ise 2,44 kg ile Afganistan alıyor. Toplam çay tüketimine bakıldığında bu dalda birinci sırayı Çin alıyor ancak onlardaki kişi başına çay tüketim miktarı sadece 0,75 kg. Bu sonuç  ülke olarak çayı çok sevdiğimizi doğruluyor. Ben de çok seviyorum ve sık sık çay içiyorum. Kahve de içiyorum ama çayı daha çok seviyorum. İlerde kahveyi de ele alacağız. Özellikle yabancı yerliklerde / sitelerde çok karşımıza çıkar kahve – çay karşılaştırması. Konuya dönelim…

Önce çayın bitkisel yönünü masaya yatıralım. Nasıl bir bitkidir çay?
Çay, "Theaceae / Çaygiller" ailesine ait bir bitki olup Latince Thea sinensis (Camellia sinensis) olarak adlandırılır. Buradaki “sinensis” ifadesi “Çin’de yetişen” anlamına gelmektedir. Gerçekten de bu bitkinin ana vatanı Çin’in güney kısımları ile Hindistan’ın kuzey kısımlarıdır ancak Çin, Japonya,


Tayland, Vietnam, Sri Lanka,  Rusya ve Afrika'nın tropik bölgelerinde
kültürü yapılmaktadır. Anadolu'da Rize bölgesinde Thea sinensis varyeteleri ekilmekte ve bunlardan çay üretilmektedir. Çay, tropik ve subtropik bölgelerde yetişir ve kışın yaprak dökmeyen çalı veya ağaç formunda bulunur.




İlk görselde çayın yaprak şeklini, tomurcuklarını ve çiçeklerini görüyoruz. Diğeri de görüldüğü gibi bir çay yaprağı. Çayın tüm çeşitleri bu üründen elde ediliyor. Sadece işleme süreçleri biraz farklı. Birazdan ona da değineceğim. 

Bu kısım önemli! Burada kimyasal içerikten ve çayın etkilerinden bahsedip uyarılar yapacağız. Buraya dikkat edelim.

İçerikte çok yakından tanıdığımız bir madde, kafein, ayrıca az miktarda teofilin ve teobromin adını verdiğimiz alkaloitler bulunur. Önemli oranda tanen Çay taneni epikateşin, epigallokateşin ve gallokateşin türevi kondanse tanenlerdir. “Bunlar da ne?”, demeyin. Bu saydıklarımı ve daha fazlasını zamanı geldikçe anlatacağım ve birbirleriyle ilişkili olan yazılar arasında bağlantı kuracağım. Örneğin bir yazıda tanenleri anlatıp bu yazıya atıf yapacağım. Bu kafein, teofilin ve teobromin üçlüsü “alkaloit” olarak adlandırdığımız sınıfa girer. Bu alkaloitler özellikle tabii kafein merkezi sinir sistemi uyaranıdır. Bizleri çay, kahve içtiğimizde sabahları ayıltan ya da yorgunken yorgunluğumuza iyi gelen hep kafeindir. Bu özelliklerinden dolayı hem zihinsel hem de bedensel bir uyarıcı / canlandırıcı etkinlik gösterirler. Bu yüzden keyif verir, zihinsel canlılığı arttırırlar. Bizim de çay, kahve gibi içecekleri sık tüketmemizin altında yatan gerçek budur ancak fazla tüketildiklerinde uykusuzluk, sinirlilik ve iştahsızlıkla kendini gösteren bir intoksikasyon görülür. Buna teizm / kafeizm denir. Bu alkaloitler dolaşımı arttıklarından dolayı çay, idrar söktürücü etki gösterir. Ayrıca kalp uyarımı yani çok çay kahve içildiğinde “çarpıntı” dediğimiz durum da fazla tüketimle görülür. Bu yüzden çayın EMA (Avrupa Sağlık Dairesi) Bitki Monograf kaydında “sempatomimetik ilaç” yani daha anlaşılır şekilde söyleyecek olursak “adrenalin etkisi gösteren” ilaç kullanan kişilerde çay tüketimi konusunda uyarı yer almaktadır. O ilaçların etkisinde az da olsa bir arttırım yapabileceği belirtilmektedir. Yine EMA Bitki Monografı çayın kalp-damar rahatsızlığı , kalp ritim bozukluğu, yüksek tiroidi (hipertiroid), yüksek tansiyonu (hipertansiyon), mide ülseri ya da gastriti olan hastalar çay konusunda uyarılıyor. Kafein plasentaya ve anne sütüne geçebilen bir maddedir bu yüzden bebek üzerinde de etki gösterebileceği unutulmamalıdır. 

Bu kadar uyarı sıraladık pekiyi olumsuz etkiler ne zaman görülür? Kafeinin yüksek doz olarak değerlendirildiği dozu 300 mg’dır veya 5 kupa çay art arda içilirse bu da ona eş değerdir. Bu düzeyden itibaren yüksek doza ulaşılır. Ben günde 3 – 4 demlik çay tüketen kişiler olduğunu duydum sizler de duymuşsunuzdur ama bu sağlık açısından hoş bir durum değil. 
Birçok yerde “metabolizmayı hızlandırıp kilo verdiriyor” diyerek çaya yönlendiren yazılar var. Bütün gün oturup çay içerek zayıflamak çok iyimser bir bakış açısı. Hareket olmadan zayıflama olmaz. Zaten o zayıflatıcı bitki tuzaklarını da konuşacağız. Kaç kişinin bu yalanlarla hayatlarını kararttılar…

Eczacılık açısından değerlendirmeye biraz daha devam edelim. Şimdi bu tanen dediğimiz madde grubu “fenolik bileşikler” sınıfına giriyor. Bu fenolik bileşikler sağlık açısından çok değerlidir. Ne yaparlar? Son yıllarda sık duyduğumuz bir kavram var: Antioksidan. İşte, o işi polifenoller çok iyi yapar ve özellikle “yeşil çay”da o polifenoller ciddi oranda vardır. Yeri gelmişken antioksidan ne demek ona da bakalım mı? Bakalım çünkü her yerde karşımıza çıkıyor, çıkacak.

Çeşitli ve birçok unsurun etkisiyle oluşarak kanımızda sağa sola saldırmak üzere gezen moleküller vardır. Bunlara “serbest radikaller” diyoruz. Serbest radikal ve antioksidanlar konusu ayrı ve ayrıntılı bir konu, değineceğiz ileride, şimdi işimize yarayacak kadarından bahsetmeye devam edelim. Serbest radikaller kimyasal olarak en dış yörünge eşlenmemiş elektronlar bulundururlar bu yüzden kararsızlardır ve fazladan enerji yüklüdürler. Bu enerjilerini boşaltmak, elektron eşlenmesini tamamlayıp kararlı hale geçmek için zaten kararlı halde bulunan yapılara saldırırlar ve onların yapılarını bozarlar. İşte bu yapılar vücudumuzun sağlıklı çalışmasını sağlayan yapılar olursa belli bir süre sonra kanser, damar sertliği gibi birçok hastalıklar ortaya çıkabilir. İşte besinlerle aldığımız “antioksidan” dediğimiz yapılar bu “serbest radikaller” ile etkileşime girer ve bu radikallerin bizim vücut yapılarımıza saldırmasını önler. Bu işi de en iyi yapan kimyasal madde gruplarından biri polifenollerdir. Bu anlamda değerlendirince “yeşil çay” ayrıca önem kazanıyor. Daha sonra birçok bitki konuşacağız orada hep antioksidan etki karşımıza çıkacak. Doğa bizi her yönden olduğu gibi bu yönden de iyi koruyor da biz doğayı hiçbir yönden korumuyoruz…

Bir uygulama da çayın astrenjan / büzücü etkisinden yararlanılarak göz altı morluklarını kaybetmek ve gözleri dinlendirmek için yapılır. Hazır torba / sallama çaylar suya konur, bekletilir, çıkarılır suyu sıkıldıktan sonra buzdolabına konur ve soğutulduktan sonra göz kapakları üzerine konur. Burada hem çayın hem de soğuğun dokuları büzücü / sıkıştırıcı etkisinden yararlanılır.

Uygulama bu şekilde ama görseldeki çay başka bir çay da olabilir çünkü bu etkiyi başka çaylarla da sağlayabiliriz. Uygulamanın şeklini göstermek için bu görseli ekledim.

Çayın kanseri önleyici etkilerinden bahseden araştırmalar da vardır. Büyük ihtimalle yine antioksidan özelliğinin sonucudur bu etkisi. 

Elimdeki notlar bitkisel ve tıbbi boyutun sınırlarını bu şekilde çiziyor. Çay içerisindeki maddeler ve kendisi üzerine yapılan araştırmalar vardır ama onları da ekleyerek yazıyı çok uzatmanın gereği yok. Eğer kayda değer bir şey görürsem sonra bir güncelleme yaparım ve bilgilendiririm. Bu görünüm bize çayın ciddi yararları olduğunu, bizi rahatlattığını ve canlandırdığını ama yan etkilerinden kaçınmak için her şeyde olduğu gibi tüketim düzeyini belli ölçüde tutmamız gerektiğini söylüyor. O halde çaya içmeye devam ama ölçülü olmak koşuluyla. 😊

Geçelim şimdi tarihi boyutuna.






Bizim eczacılık tarihinde çok önemli yeri olan bir Çin kralı var. Adı Şen Nong / Shennong / Shen Nung. Çok ünlüdür kendisi çünkü bitkilerle arası çok iyidir. Kendisine sık sık atıf yapacağız. Yukarıdaki betimlerde de Çin kralı ile çayın çıkış efsanesi ve çayın Çin tarihindeki yeri gösteriliyor. Efsaneye göre ilk çay yudumunu o içmiştir. Hem de tesadüfen… M.Ö. 2737 yılında bitkinin kurutulan yaprakları kazayla kaynar su içine düşmüş, su kahverengi olmuş ve sonra dinlendirici bir içeceğe dönüşmüş, kral da bunu içmiş. Güzel hikaye. Ama Çinliler tarihte çaya hep önem vermişlerdir. Kitaplarında, şiirlerinde çaya vurgu hep vardır. Örneğin 780 yılında Taocu şair Lu Yu “Ça Cing” adlı yırında / şiirinde bir çay töreninden söz eder. Kısacası yüzyıllar boyunca çay Çinlilerin ulusal içeceği olmuştur. Çay yerinde durmaz. 9. yüzyılda Budist rahipler onu Japonya’ya götürür. Oradan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi çayı 1600’lü yıllarda Avrupa’ya taşır. İlerde de İngiltere ve Kuzey Amerika kolonileri çaya alışır. Hatta çay vergisi ve çay ticareti savaşlara neden olur bu savaşlarsa Amerikan Devrimi’ni tutuşturur. Çay deyip geçmeyelim tarihsel niteliği de önemlidir. 

Pekiyi, çalı biçiminde yetişen çay nasıl bir süreç sonunda marketlerde paket paket satılır hale gelir? Son olarak bir de ona bakalım. Çay ağacı diyeceğimiz bitkinin kullanılan yeri tepe tomurcuğu ve bunun altındaki iki yapraktır. Bu yapılar en baştaki görsellerde görünüyor. Buradan bildiğiniz gibi iki tip çay elde edilir: Yeşil çay ve siyah çay. Ayrıca son zamanlarda tanınır olan bir çeşidi de “beyaz çay”dır. Bunların arasında ham madde olarak ayrım yoktur. Toplandıktan sonraki süreçler ayrıdır. Siyah çay üretimine devam edelim. Toplanan yapraklar önce raflara serilerek soldurulur ve devamında makinelerde hücre çeperlerini kısmen de olsa parçalamak için bükülür. Soldurulmuş ve bükülmüş çaylar rutubeti olan bir odada fermentasyona bırakılır devamında fırınlarda kurutulur ve sonunda eleme işleminden geçirilerek ayrılır ve ambalajlanarak ticari formda insanlara sunulur. Yaklaşık olarak 1 kg taze yapraktan 220 g çay elde edilmektedir. Yeşil çay ise yapraklar toplandıktan sonra doğrudan kavrulur ya da yaklaşık 90 derece sıcaklığındaki su buharına maruz bırakılır ve makinelerde kıvrılarak kalitelerine ayrılır ve ambalajlanır. Daha az işlenmiş çaya yeşil çay denir dersek yanlış olmuyor. Çayımızın paketlenme serüveni de genel hatlarıyla bu şekildedir. 







 Bu görsellerde de çay hasadıyla ilgili görüntüler var. O bölgelerde yaşayan insanların dramı da bambaşka bir konu... 

Ve kapanış...
Bu konuyla ilgili yazacaklarım şimdilik bu kadar. Eklemek istediğiniz, eleştirmek istediğiniz, sormak istediğiniz şeyler olursa yorum yazabilirsiniz. Bu arada yazılara kişisel blog yazısı olduğu için kaynak eklemiyorum ama kaynaksız tek bir cümle bile yazmıyorum. Merak eden olursa kaynakları da belirtirim.

Çay ile ilgili söylenmiş birkaç güzel sözle yazıyı sonlandıralım. 

“Biz, çayın yalnızlığa iyi gelen tarafını da severiz. Avuçlarken ince belli bardağı, hücrelere kadar hissettiren sıcaklığında unuttuk yalnızlığı.”   -Oğuz Atay

"…ve oturdu mu bir masaya hakkını verir çay içmenin…"   -Cahit Zarifoğlu

"…bir gün çay içelim seninle, çaylar benden manzara senden olsun…"   -Orhan Kemal

"…yazsam okusam okusam yazsam biri devamlı çay verse bana…"    -Ömer Lütfi Mete

"…çayın rengi ne kadar güzel, sabah sabah, açık havada…"   -Orhan Veli Kanık




Ecz. Fadıl Kaan KURAN

14 Şubat 2018 Çarşamba

Digitalis purpurea / Yüksük Otu Nasıl Kalp İlacına Dönüştü?

Bu yazıda, 14 Şubat dolayısıyla, bir aşk öyküsünden doğan ve bugün hala etkin biçimde kullanılan bir ilacın öyküsünü konu edinmek istiyorum.

Aşk nedir? 
Yüzyıllardır herkes bu kavramı açıklamaya çalışmış ancak insanlık tarafından onaylanan kesin bir tanımını hiç kimse yapamamıştır. Ama herkes tarafından kabul edilen bir gerçek varsa o da bu duygunun insana her şeyi yaptırabilecek kadar güçlü bir duygu olduğudur. Öyle güçlü bir duygudur ki genç bir hekimin genç bir kıza olan aşkı, bir halk ilacının bugünün kalp ilacına dönüşümünü sağlamıştır.

Bu halk ilacı nedir?


Bir bitki: Yüksük otu ya da Digitalis purpurea
Bu bitkiden bahseden ilk kaynağın izi 16. yüzyıla kadar uzanmaktadır.  Bugün biliyoruz ki kalp ritmi bozulduğunda vücutta su toplanır ve buna da “ödem” denir. O dönemlerde bu bilgi bilinmediği için ödem başlı başına bir hastalık olarak görülüyor. Bu bilgi burada dursun çünkü birazdan gerekli olacak. 

Aşağıdaki görseller üzerine konuştuğumuz meşhur bitkimiz Digitalis 







Yeri gelmişken altını çizerek belirtmek istediğim bir durum var. Toplumumuzda “bitkiler zararsızdır” gibi ciddi bir yanılgı var. Bu yanılgı neticesinde aktardan ya da başka bir yerden alınan bitkiler şifa niyetine kullanılıyor. Bu çok tehlikeli bir iştir. Bunu sakın yapmayın yapanları da uyarın. Bitkiler de, bu yazıda bahsedeceğim örnekteki gibi, bir ilaçtır ve kimyasal birçok madde taşır. Bitkiyi ilaca dönüştürmek çok ciddi ve uzmanlık gerektiren bir eczacılık sanatıdır. Doz ayarlaması yapılmadan kullanılan bitkiyle eczaneden aldığınız herhangi bir ilacı doktor tavsiyesinin dışında kullanmak arasında hiçbir fark yoktur. Bu konuya başka bir yazıda değineceğim. Biz öyküye devam edelim.



Görseldeki kişi öykümüzün kahramanlarından biri, adı: William Withering

Kendisi  1741 yılında İngiltere’nin Shropshire bölgesinde Wellington’da doğar. 1762 yılında Edinburgh Üniversitesi’nde Tıp Okuluna başlar. Başarılı bir öğrencilik yaşamı geçirir ve 1766’da mezun olur ve kendi gibi bir hekim olan babasının yanında asistanlık yapmaya başlar ancak bir yandan da mesleğini yapabileceği bir yer aramaktadır. Sonuç olarak kendisi Stafford’a yerleşir ve yeni açılan Stafford hastanesinin ilk hekimi olur. 

Digitalis bitkisi Stafford bölgesinde yaygın olarak yetişmektedir.

Öykümüzün başlangıç tarihi 1768 baharıdır. Withering, bu tarihte Helena Cooke adlı bir hastaya çağrılır; genç ve güzel hastasını tedavi eder ve iyileşme döneminde sık sık ziyaret eder. Genç bayan Cooke, o dönemin tüm genç kızları gibi suluboya bitki resimleri yapmaktadır ancak hastalığı dolayısıyla bu uğraşısından uzak kalmıştır. Hekim Withering hastasına kırlardan çiçekler toplayıp getirir ve onu etkileyebilmek için bitki bilimiyle (botanikle) ilgilenmeye başlar. Bu genç kıza olan tutkulu aşkı uğruna başladığı bu bitki bilimi macerası sonucunda bu alanla ilgili bir kitap da yayınlayacaktır. 

Öyle görünüyor ki Withering'in bu çabaları boşa gitmemiştir çünkü William Withering ve Helena Cooke 1772 yılında evlenmişlerdir. Onların öyküleri mutlu bir evlilikle sonuçlanmıştır ama öykü burada bitmeyecektir çünkü Withering botanik çalışmalarına devam edecektir. 

Yıl 1775, başarılı hekim Withering'in ünü yayılır ve Dr. Erasmus Darwin (Charles Darwin'in büyükbabası) tarafından Birmingham'a davet edilir ve o yıl Birmingham'a taşınırlar. Withering başka bir yere taşınmasına rağmen kilometrelerce yol gidip gelerek Stafford hastanesindeki hastalarına bakmaya devam eder. Bu yolculuklar sırasında hekimlerin tedavi edemediği ödemli hastaları yaşlı bir kadının bir halk ilacıyla tedavi ettiğini duyar, kadını bulur ve bunu öğrenir. İlaç bir bitki karışımıdır ancak karışımdaki tedavi edici bitkinin Digitalis olduğu hemen anlaşılmaktadır. Withering bitki üzerine araştırmalara hemen başlar. Araştırmaların ayrıntılarına girmeyeceğim. Bir dizi işlem yapar. Kendisi bitkinin "zehirli" olduğunu bildiği için "dozaja" çok dikkat eder bunu hastalara verirken. Zaten en başta en önemli sorun "bitkiyi standardize etmek ve doğru dozajı bulmak" olmuştur. Bunu başarır. Digitalis, 1783 yılında Edinburgh Farmakopesi'ne girer. İki yıl sonra bitkiyle ilgili bir tıp klasiği olacak olan bir kitap yayınlar. Kitapta hasta vakaları bulunur ayrıca kitabın son bölümünde drogun hazırlanışı, dikkat edilmesi gerekenler ve etkileşimler yer alır. Buradaki önemli hususlardan birisi de Withering Digitalis'i tedaviye sokmakla kalmamış aynı zamanda onun doğru kullanım ilkelerini de doğru biçimde belirlemiştir. Az önce de belirttiğim gibi bitkiler gelişigüzel kullanılmaz, kullanılmamalıdır. Masum görünen öyle bitkiler ve mantarlar vardır ki geri dönülmez hasarlar bırakır hatta ölüme götürür. Bu konuya ayrı bir yazıda değineceğiz. Withering'in bu bağlamda değerlendirildiğinde ayrıca yaptığı şey çok değerlidir çünkü bitkinin nasıl kullanılacağı artık bellidir. Bu kitabın ardından Withering, Kraliyet Cemiyetine seçilmiş ve kendisine Londra Tıp Cemiyetinin diploması verilmiştir. 

Vücutta su toplanmasının kalbin ritim bozukluğuna bağlı olduğu yıllar sonra anlaşılmış ve Digitalis'in etkili bileşikleri 1866'da Fransızca eczacı Nativelle tarafından bulunmuştur. Nativelle de ayrı bir serüven yaşamıştır ve onun öyküsü biraz hüzünlü başlamaktadır ama onu da ayrıca başka bir yazıda anlatacağım. Bugün hala kalp ilacı olarak kullanılan ilaç bitkinin doğrudan kendisi değildir ama ilacın etken maddesi yine Digitalis'ten elde edilmektedir. Digitalis ile o günlerden bugünlere kadar milyonlarca insan tedavi edilmiştir.

Buraya kadar anlattıklarım sadece bitkinin kendisiyle ilgilidir. Bunun devamı niteliğinde olacak başka bir yazıda da bu bitkiden etken maddelerin izole edilmesi, onların ilaca dönüşmesinden bahsedeceğim.

Evet; bir aşk, bir evlilik ve bu aşkın yansıması olarak milyonlarca insanı tedavi edecek bir ilaç... Bu öykü sanırım "aşk"ın güçlü bir duygu olduğuna kanıttır.

Bu arada 14 Şubat Sevgililer Günü kutlu olsun. 😉
Kutlayamayanlar üzülmesin, yarının ne getireceği belli olmaz. 😎

Sevgiyle kalın... 😊













Margaret Thatcher'ın Hocası Nobel Sahibi Kristalografi Uzmanı Dorothy Hodgkin

Anneler günü vasıtasıyla bugün başarılı bir kadın bilim insanından bahsedeceğim. Adı Dorothy Hodgkin, seçkin bir kimyacı. Dorothy Hodgkin...